Etiketler

, , , , , , , , , , , ,

  1. Merhabalar hocam, biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

Merhaba, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım mezunuyum. Lisans eğitimimi tamamladıktan sonra, bir süre özel sektörde bütünleşik iletişim alanında hizmet veren ajanslarda çalıştım. Yüksek lisans ve doktoramı Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde tamamladım. 2004 yılından bu yana, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim elemanı olarak çalışıyorum.

ozg61

  1. Bölüm ve fakülte ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?

Ben 98 yılında mezun oldum. Bu okulun eski bir öğrencisiyim. Bu yüzden fakültenin eski olanaklarını da kabaca anımsıyorum, eski hali ile karşılaştırıldığında, fakültenin fiziksel olanaklarında hatırı sayılı gelişmeler var. Benim öğrencilik yıllarımda kısıtlı sayıda sınıfı olan bir binamız vardı. Yeni binamızda ise eskiye oranla çok fazla sınıf, kurgu odası ve atölye var. İnsan kaynağı açısından baktığımızda da farklar var. Bizim zamanımızda iletişim kökenli hocaların sayısı daha azdı, farklı alanlardan geliyorlardı. Şu an bir kısmı kendi mezunlarından olmak üzere,fakülte, ağırlıklı olarak iletişim kökenli akademisyenlerden oluşuyor.  Bu da alanın daha iyi anlatılması ve anlaşılması açısından bir avantaj ancak tabii eksikliklerimiz de var. Öncelikle devlet üniversitesinde olmanın getirdiği bazı avantajlar ve dezavantajlar söz konusu. Nitelikli öğrenciler tercih yapıyor ama bir yandan da bütçeler kısıtlı olduğu için özellikle teknik donanımın çok gerekli olduğu Radyo-Televizyon ve Sinema gibi bölümlerde sektörün hızıyla yarışacak düzeyde bir alt yapıya sahip olunamayabiliyor, özel üniversiteler bu konuda daha şanslı… Fakat şunu da söyleyeyim bizim alanımızın diploma mesleği değil, yani sadece diplomaya güvenerek buradan mezun olan bir öğrencinin çok da başarılı olacağını düşünmüyorum. Kişisel gelişimle ilgili bir alan; o yüzden atölyeden, kurgu odasından nasıl yararlanacağını bilmek, kararlı olmak, kendini geliştirmek daha önemli burada, çok daha iyi olanaklarımız olsa da öğrenci bu olanakları kullanmayı bilmiyorsa,hevesli değilse sonuç zaten değişmeyecektir. Tabii ideal olan ilgili öğrencilerle, yeterli alt yapı olanaklarını bir araya getirebilmek.

İletişim Fakültesi olarak Türkiye’de ilk 10 içinde yer alabileceğimizi düşünüyorum. Eski bir fakülte, bir geleneği var. Günümüzde iletişim fakültelerinin sayısı oldukça arttı bunların büyük bir kısmı yetersiz kalıyor. Ayrıca ekonomimizde de bu artışın karşılığı bulunmuyor. İnsan kaynağı planlaması açısından bunların gözetilmesi gerektiğini düşünüyorum. Sektörde, bu alandan bu kadar mezuna ihtiyaç olmamasına rağmen çok sayıda iletişim fakültesinin açılmasını doğru bulmuyorum. Bu hem mezun niteliğini düşürüyor hem de yeni işsizler yaratıyor. Bir de dediğim gibi bu bir diploma mesleği değil, tıp veya avukatlık gibi diplomayı aldığınız takdirde belli yeterlilikleri üzerinizde barındırdığınız baştan kabul edilir. Örnek vermek gerekirse; siz bir muayenehane açsanız bu muayenehanede hasta bakmaya başlasanız doktor olmamanıza rağmen, bunun sonucunda bir cezai yaptırımla karşılaşırsınız fakat herhangi bir insan halkla ilişkiler ve reklam ajansı açsa büyük olasılıkla cezai bir yaptırımla karşılaşmaz. Dolayısıyla bunun bir diploma mesleği olmadığı hemen anlaşılıyor. Öğrencilerdeki en büyük yanılgılardan bir tanesi mezun olabilmenin tek başına yeterli olabildiği fikri,halbuki buradan mümkün olduğunca yararlanmak okulun öğrenciye gösterdiği yolla birlikte mutlaka kendi patikalarınızı da oluşturmak sadece okulun önerdiği kitapları değil fazlasını okumak, kendi kişisel gelişimini sürekli olarak devam ettirmek… Bizim alanımız kişisel birikimin, entelektüel bir bakış açısının,yaşadığınız kültür ve dünya kültürleri hakkında çok şey bilmenin önemli olduğu bir alan. Bir halkla ilişkiler fikrinin, reklam fikrinin ya da sosyal sorumluluk projesi fikrinin nereden çıkacağını bilemezsiniz çok farklı kaynaklardan beslenmiş olmanız gerekir. Kendimi anlatırken de bundan bahsetmeye çalıştım aynı yerde lisans, yüksek lisans, doktora yapmak da sizi akademik yaratıcılık açısından beslemeyen bir şey, başka ekolleri de görmek lazım, bir öğrencinin de fakültede kendisine verilenle yetinmeyerek başka kaynaklardan da beslenmeyi biliyor olması gerekir.

Dünyanın hiçbir yerinde aslında üniversite, tam olarak bir öğrenciye her şeyi vermez, böyle bir görevi yok, sadece yürüyeceği yolu, yöntemi gösterir, sonrasında öğrenci kendi birikimini sağlar. Dünyada olup bitenlere kapalı olan bir fakültenin çok verimli, nitelikli insan yetiştirebileceğini düşünmüyorum. Genel olarak fakültemizin olumlu ve olumsuz yönleri var. İyi bir fakülte olduğunu düşünüyorum ancak bunun yeterli olmadığını düşünüyorum. Bunun iki ayağı var; okulun öğrencilere sunduğu olanaklar ve öğrencilerin bundan ne aldığı. Bana göre iki tarafta da eksikler bulunuyor. Yıllar içerisinde öğrencinin ilgisinin biraz azaldığını gözlemliyorum. Bunun ne ile ilgili olduğunu bilemiyorum, kuşak sorunu mu, ben mi böyle algılıyorum ya da bizler öğretim üyeleri olarak dünyayı farklı algılayan bir kuşakla karşılaşıyoruz. Bu yeni kuşakla anlamları birlikte nasıl yaratabiliriz, eğitim sürecini nasıl tasarlayabiliriz belki de bunu tartışmak gerekiyor. Ancak öğrencide bir ilgisizlik, bir amaçsızlıkda yok değil. Bir de şu var; bizim eğitim sistemimiz tutkuları biraz yok eden bir eğitim sistemi yani tutku sahibi olmak bizde çok riskli bir şey olarak algılanıyor ve bizim eğitim sistemimiz bireyi biraz tekdüze hale getirmek üzere çalışıyor. Halbuki alanlarında başarılı olan insanlara bakarsanız, bunun hangi alan olduğu çok fark etmiyor, her birinin aslında tutkularının peşinden gittiğini görürsünüz. Yani insanlar çok çalıştıkları için başarılı oluyorlar önermesinden çok, sevdikleri işi yaptıkları için başarılı oluyorlar önermesi bence daha geçerli. Çünkü böyle bir durumda, çalışmak onlar için bir yük değil, kendini ifade etmenin bir yolu.O nedenle öğrencilerin tutkularını sürekli beslemeleri gerektiğini düşünüyorum. Evet, sizin tutkunuz nedir ya da sizi ne heyecanlandırıyor diye sorduğumda, öğrencilerbunu hemen yanıtlayamıyorlar, bunun nedeni de anlıyorum aslında, bir ortaöğretim sisteminden geliyorsunuz ve bu sistem tutkuları çok besleyen, öne çıkaran bir sistem değil, tutkuları öldüren bir sistem bir bakıma. O nedenle çocukluğunuza dönüp heyecanlarınızın, tutkularınızın ne olduğunu anımsamanız biraz vakit alabilir.

Bizim alanımız yani iletişim her alana uygulanacak bir disiplin. Dolayısıyla tutkularınızı hayata geçirmek konusunda iletişim bilginiz size her zaman yardımcı olacaktır belki esas işiniz, tutkunuz olacak. Bu fakülteden mezun olduğunuzda herkesin halkla ilişkiler danışmanı mesleğini yürütmesi diye bir şey söz konusu değil. İletişim çok geniş bir alan, kendinizi farklı alanlarda da ifade edebilirsiniz. Sözgelimi mezun bir öğrencimiz geldi aklıma, havayolu şirketlerine çok meraklıydı, dünyadaki havayollarını,  filolarında kaç uçak olduğunu bilirdi, bu bir tutku, küçüklüğünden beri uçmayı ve havayollarını incelemeyi seven biriydi. Mezun olduktan sonra kendisi bu konuda blog yazıları yazıyor ve sürekli seyahat ediyor, muhtemelen bir süre sonra havayollarının da dikkatini çeken, havacılık konusunda yazılar yazan bir gezgin bloger ya da gazeteci olacak. Bizde tutku sahibi olmak biraz tuhaf biri olmakla da ilişkilendirilir çünkü filoya alınan yeni uçakların modellerini bilmesinin ne tür bir anlamı olabilir ki diye düşünebilir insanlar ama onu farklı kılan da bu aslında. O öğrencimiz bu tutkusundan kendine yontabileceği bazı şeyler buldu ve o yolda yürümeye devam ediyor.

Kendi dönemimden bir arkadaşım dağcılıkla çok ilgilenirdi, sonra sadece belli sosyo-ekonomik düzeyin üstündeki gruplar için dağ gezileri organize etmeye başladı. Web sitesindeki tasarımdan, şirketinin marka isminden, sloganından, kullandığı renklerden, bu işi yapma biçimine kadar tamamen buradaki eğitimini esas alarak bu işi profesyonelce yürütmeye başladı.Yani tutkularınızın peşinden gitmek de bir çözüm.

Herhangi bir konu sizi ilgilendiriyor ya da heyecanlandırıyor olabilir, bir iş görüşmesinde dahi sizinle iş görüşmesi yapan kişinin arkasındaki tablo konusunda birkaç söz edebilmeniz belki orada işe alınıp alınmayacağınızı belirleyebilir. Çünkü şimdi şirketler eskiye oranla notlara çok bakmıyorlar yani kaçla mezun olduğunuzla bence piyasa o kadar ilgilenmiyor. Piyasanın ilgilendiği okulda ne tür grup çalışmalarına girdiğiniz, ne tür sosyal sorumluluk projelerinde yer aldınız, Erasmus programı ile yurt dışına gittiniz mi, çok hızlı çözüm getiren ve ekip içerisinde uyumlu çalışabilecek yaratıcı, pratik, iletişim becerileri yüksek insanlar arıyorlar. Bir bakıma görüşleri;“biz zaten meslek bilgisini ayrıca size vereceğiz, biz başka özelliklere sahip insan istiyoruz”şeklinde. Dolayısıyla sadece eğitime, notlara, buradan akademik başarı elde etmeye takılmamak lazım. Üniversite hayatı bir bütün, kampüste olan diğer etkinlikler, bilimsel konferanslar, sergiler, konserler, öğrenci topluluklarının etkinlikleri, toplum projeleri ve tabi ki kampüs dışındaki yaşam…Bu tür alanların ya da uygulamaların içinde olmak gerekiyor. Bu öğrenciyi bir bakıma iş dünyasına da hazırlayan bir şey.

  1. Sektör açısından halkla ilişkiler ve tanıtım bölümüne nasıl bakıyorsunuz?

Biz bundan birkaç yıl önce sektör temsilcileriyle ilgili bir araştırma yapmıştık; ne tür mezunlar istiyorsunuz, ne tür nitelikler arıyorsunuz şeklinde. Araştırmada bazı özellikler öne çıkmıştı, bunlardan ilki belki çok şaşırtacak sizi ama “düzgün Türkçe konuşmak” idi. Herkes meslek bilgisi, İngilizce bilmek ya da bazı teknik alet edevatı, kurguyu verimli kullanabilmek olarak bekliyordu bunu ama önce Türkçe konuşan mezunlar istiyoruz dediler, ben oldukça şaşırmıştım. Biz genelde Türkçeyi zaten iyi bildiğimizi düşünürüz. Bunu geliştirilmesi gereken bir şey olarak görmeyiz. İngilizceye o kadar odaklanmışızdır ki aslında yüksek olasılıkla Türkiye’de çalışacağımızı, Türkiye‘de yaratıcı yazarlık yapacağımızı, Türkiye’de sosyal sorumluluk kampanyaları düzenleyeceğimizi, kurumsal sosyal medya hesaplarını çoğunlukla Türkçe olarak yöneteceğimizi unuturuz. Dolayısıyla, burada Türkçenin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. O nedenle az önce söylediğim yani okulun bize gösterdiği, size anlattığı,önerdiği ders kitaplarının yanı sıra da okuması gerekiyor öğrencilerin, bu edebiyat alanında da olabilir başka ilgi alanlarında da.  Okuma eylemizamanla yazma ve konuşma becerilerini de artıran bir etkinlik. Ben öğrencilere, yaptığımız araştırmada Türkçenin ilk madde olarak çıktığını fark ettikten sonra her sene şunu söylüyorum; “günlük tutun”. Ama günlük tutun deyince öğrenciler bunu biraz demode bulup küçümsüyorlar yani günlük mü tutulur hocam diyorlar. Halbuki günlük tutmak, yazma becerinizi, yaratıcılığınızı geliştiren bir eylem. Günlük deyince tabii bir meydan okumayla karşı karşıyasınız. Her gün bir şeyler yazmak zorunluluğu herhalde insanları bu işten kaçırıyor ama bazen “bugün yazacak hiçbir şeyim” yok diyerek de günlüğü kapatabilirsiniz. Her gün oraya uzun uzadıya bir şeyler yazmanız gerekmiyor ama bazen küçücük bir şey yazmak bile yazma becerilerinize katkıda bulunabiliyor.

Bir de bunun başka biçimleri var, geleneksel günlük tutmak istemiyorsanız o zaman web günlüğü, blog tutun. Herhangi bir tema konusunda ya da illa bir temaya da sahip olması gerekmiyor.Düşüncelerinizi yazmak; edebiyat olabilir, okuduğunuz bir kitap hakkında olabilir, moda hakkında olabilir, müzik hakkında olabilir ne aklınıza geliyorsa, sizi ne heyecanlandırıyorsa o konuda blog yazarlığı yapmak bence yazılı anlatımınızı çok hızlıca ilerleten bir uğraş. Hatta buradan yürüyerek sonradan gazeteciliğe geçmiş bazı insanlar tanıyorum. Çoğu şirket blog yazarlarını muhatap alıyor, onları davet ediyor, onlardan görüş ve yazı yazmalarını istiyor markaları hakkında. Dolayısıyla farklı bir kariyer alanı bile olabilir bloglar. Yazmaya başlayınca blog yazmanın o kadar kolay olmadığını göreceksiniz, Twitter’da 140 karakterde tweet atmak daha kolay olabilir belki ama blogda oraya bir gönderi koyduğunuzda o gönderinin içini biraz doldurmanız gerekiyor. Bunun da kolay bir iş olmadığını göreceksiniz, o halde bu bir meydan okuma, kendinizi ilerletmek için bir antrenman olacaktır sizin için. Ben şöyle düşünüyorum uzun süredir blog yazarlığı yapan kişilerin meslekte ilerlemesi çok daha kolay çünkü basın bülteni yapmaktan tutun da basın sözcülüğü yapmak, bir yöneticinin konuşmasını yazmaktan sosyal medya hesaplarını yönetmek hep bu temele dayanıyor. Kamularınızla muhatap olmak yazılı ve sözlü iletişime dayanıyor. O nedenle yazmanın önemli olduğunu düşünüyorum.

Piyasanın halka ilişkiler konusundaki potansiyelini gelecek olursak, bu biraz ekonomi ile ilgili, ekonomi ne kadar iyi olursa ve ne kadar hareketli olursa halkla ilişler mesleğininistihdamı da ona bağlı olarak artıyor.Kurumsallaşmış örgütlerin sayıca çok olmadığı bir ekonomide, halkla ilişkiler uzmanlığının ne olduğu dahi bazı işverenler tarafından bilinmiyor. Bunun için ben bir yandan da şunu söylüyorum; öğrencilerin aynı zamanda mesleği anlatma ve öğretme görevi de var, yani mesleğinizi anlatmak zorunda olduğunuz bir görev yapıyorsunuz. Bir avukatın, doktorun, mühendisin kendi mesleğini anlatması gerekir mi? Ama sizler halkla ilişkiler mesleğini anlatmak, ne anlama geldiğini kendi çalıştıkları örgütlerde anlatmak zorundasınız hatta bu nedenle çalıştığınız kurumlarda kendinizi yalnız dahi hissedebilirsiniz, kendinizi başkaları tarafından anlaşılmamış biri olarak görebilirsiniz. Çalıştığınız kurumda yapmak istediğiniz çok şey olmasına rağmen bunlar takdir görmüyor olabilir.

Özel sektörde deneyimi olan bir hocam medya takibi konusunda eski bir anısını anlatmıştı. Eskiden bu işler daha da yaygındı tabii normalinde gazetelerinya da genel olarak medyanın, her gün halkla ilişkiler uzmanı tarafından taranması gerekiyor çünkü örgütle ilgili bir haber çıkmış mı, hangi nitelikte, yanıt yazmak gerekir mi, hukuksal bir durum söz konusu mu,  ya da ilgili kamuyla iletişime geçmek gerekebilir. Dolayısı ile önemli bir iş. Bunu artık kurumsal şirketlerdeçoğunlukla da dijital olarak medya takip merkezleri yapıyor ama geleneksel yerlerde daha küçük işletmelerde bu hala geleneksel yöntemlerle yapılıyor. Her gün belli bir saate kadar ilgili tüm gazeteleri okuyor bu kişi ama şirketten biri onu şikayet ediyor, şikayet de şu; kişi her gün gazete okuyor başka hiçbir iş yapmıyor. Yani şikayet ettiği kişinin bir işinin de gazeteleri okuması ya da genel olarak medyayı takip etmesi gerektiğinin farkında değil. Böyle bir ortama doğru gidiyorsunuz. Bu nedenle bizim alanımızda “ortalama” olanların şansının pek olmadığını düşünüyorum, bu alan donanımlı olmanız gereken bir alan. Siz sadece iletişim fakültesi mezunları ile değil ziraat fakültesi vb. mezunlarıyla da yarışıyorsunuz. Bu alana girdiğinizde çok farklı sektörlerden insanların bu işin içinde olduğunu göreceksiniz. Sosyoloji, psikoloji mezunları, endüstri mühendisleri… Reklam yazarları arasında tıp mezunları bile var. Yani yalnızca diplomaya güvenmemek gerekir. Bu diploma mesleği değil derken diplomalarınızın değersiz olduğunu asla söylemiyorum ancak bununla yetinirlerse öğrencilerin hayal kırıklığına uğrayabileceğini söylüyorum sadece. Çünkü bu alan okulun size verdiği kadarıyla yetinilemeyecek bir alan, mutlaka üzerine bir şeyler koymanız gerek.

  1. Son olarak bölüm öğrencilerine tavsiyeleriniz nelerdir?

Kendi kişisel gelişiminize sürekli yatırım yapmak ve belli donanımları belli nitelikleri üzerinizde barındırmanız gerekiyor. Bu da alanla ilgili çok okuyup çok yazmak, her türlü uygulamanın içinde yer almak, fırsatları değerlendirmek, mümkünse Erasmus programlarıyla yurt dışına gitmek vb. Yurtdışına gitmenin önemli olduğunu düşünüyorum çünkü Türkiye’de bazı işverenler yurt dışıyla herhangi bir temasta bulunmuş kişiyi öne geçirebiliyorlar. Ne tür bir eğitim aldığınızdan çok özgeçmişinde yurt dışıyla ilgili herhangi bir şey yazması bazen yetebiliyor. Ulusal değil de uluslararası düzeyde iş yapan ajanslarda ya da şirketlerde çalışırsanız İngilizcenizi mutlaka kullanmanız gerekecek. Ayrıca, yabancı alanyazını takip etmek açısından İngilizce bilmeniz gerekiyor. İngilizceyi de çok akıcı olmasa bile belli düzeylerde konuşabiliyor olmanız gerek.

Yine bir şey daha ekleyim; bu da teknoloji okuryazarlığı, teknolojiden uzak kalmamanız gerekiyor.  Çünkü medya alanında veriye dayalı gazetecilik diye bir şey doğuyor. Bu da veriye dayalı yeni bir görsel dile dayalı.Ben uzun vadede halkla ilişkiler uzmanlarının da bundan uzak kalamayacağını düşünüyorum. Nasıl geleneksel basın bülteni yazıyorsanız ileride haberinizi yine veriye dayalı bir grafik dille yazmanız gerekecek, bu da o programları kullanmayı gerektiriyor. Ayrıca sosyal medyanın yaygınlaşması ile beraber, her örgüt bir bakıma yayıncı oldu. Digital ortamda içerik üretmenin bir kısmı gerekli yazılımları bilmekten geçiyor.  Dolayısıyla içerik üreticisi olarak kamularınıza sorunları anlatma ve onları anlama açısından teknolojiyi verimli kullanmayı bilmek gerek. Bu da kendimizi teknoloji konusunda da sürekli güncellememiz gerektiğini bize gösteriyor.

Doç. Dr. Özgür KÖSEOĞLU’na teşekkür ederiz.

Yazarlar:

Meryem KÜÇÜKOĞUL

Gizem KOCAAĞA

Nesibe ERİM

Reklamlar