Etiketler

, , , , , , , , , , , , , ,

Bu haftada film-kitap köşemizden merhabalar. Her hafta olduğu gibi bir film ve bir kitap önerimizi sizlere sunuyoruz.

Bu hafta sizler için seçtiğimiz film ‘Sigara İçtiğiniz İçin Teşekkürler’. Jason Reitman yönetmenliğinde 2005 yapımı bir film.

Aaron Eckhart tarafından canlandırılan ‘Nick Naylor’ karakteri, dünyanın en tanınmış sigara firması için lobicilik faaliyetleri yürütür. Hem sigara şirketlerinin hem de sigara bağımlısı kitlenin varlığının daima var olması için çalışan bir sözcüdür. Sigaranın insan için bir sürü sağlık sorunu yarattığının kanıtlanmaya başlaması ‘Nick Naylor’ un mücadelesini de tahmin edebileceğiniz gibi zorlaştırıyor. Nick Naylor, sigara zararsızdır demiyor, o sigara içip içmeme konusunun insanların özgür iradelerince alınması gereken bir karar olduğunu savunuyor. Hatta bu konuda o kadar iddialı ki kendi oğlu 18 yaşına geldiğinde sigara içmek isterse ilk paketi ona kendisinin alacağına dair söz veriyor.

Filmin aslında bizlere en büyük katkısı, tütün sektörünün ‘sağlıksızlık’ satabilmek için yaptığı tüm çelişkili işleri gözler önüne sermesidir. Türkiye’de 1996 yılında alınan 4207 sayılı ‘Tütün ve tütün mamullerinin zararlarının önlenmesine dair kanun’ ile tütün mamullerini özendirici reklam, tanıtım ve teşvik kampanyalarının yapılması yasaklandı. Bu yüzden bahsettiğimiz tüm faaliyetler ABD için geçerli. Tütün sektörü, oyuncuların sigara içebileceği filmlere yaptığı gibi aynı anda halkla ilişkiler faaliyetleriyle sigaranın zararlarını anlatma programları hazırlıyor. Bu faaliyetlerle sektörün ne kadar ikiyüzlü olduğunu görüyoruz.  Tütün sektörünün, özellikle ergenlik çağına gelmiş çocukların problemi olan bir konuyu yani ‘’ailelerin çocuklar üzerindeki özgürlük kısıtlamalarını’’ kullanarak sigara içme tercihinin ebeveynlerden bağımsız alınacak bir karar olduğunu savunması sigarayı gençlerin gözünde bir ‘özgürlük seçimi’ olarak simgeleştirmiştir.

Devletin sigara paketlerinin üzerine kuru kafa resminin konulması teklifini ‘kolesterole sebep olan yiyecekler, uçak kazaları vs. gibi konularda da insanlar ölüyor neden bu konularda yasal kısıtlamalar getirilmiyor’ savunuşuyla göğsünde yumuşatan Nick’in şık, esprili, etkileyici bir karakter olması, bize iknanın fiziksel çekicilikle yakından ilişkisini açıkça gösteriyor.

CESUR YENİ DÜNYA

Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley‘in en bilinen ve en önemli eseridir. Aldous Huxley romanı yazarken Avrupa hakkındaki politik, sosyal ve ekonomik fikirlerini okuyucuya sunmuştur. Bu hafta incelediğimiz Cesur Yeni Dünya ve geçen hafta incelediğimiz 1984’ü karşılaştırdığımızda birçoğumuz 1984’ün gerçekleşmeye daha elverişli olduğunu düşünüyoruz ki bununla ilgili olarak günlük hayatımızdaki

“Büyük Biraderlerden’’ geçen hafta bahsetmiştik, peki Cesur Yeni Dünya’nın gerçekleşmesi sahiden 1984’e kıyasla daha mı zor?

Roman Londra’da 26. yüzyılda geçmektedir. Yani Ford’dan sonra 632 yılı. Yeni Dünya’da tanrı Ford’dur.  Henry Ford’un öncülüğünü yaptığı, üretim bandı sistemine atıfta bulunur. Romanda, fordizmin özellikleri olan üretimin standartlaştırılması ve kitlesel üretim anlayışı, insan üretimine uyarlanmıştır. Cesur Yeni Dünya’nın insanları Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde üretilmektedir.

Cesur Yeni Dünya bir Dünya Devleti’dir ve Dünya Devleti’nin kurulmasının amacı tüm dünyada istikrarı sağlamaktır. İstikrarı sağlamanın yolu biyolojik mühendislik ve insanı her yönden koşullandırma olarak görülür. Kuluçka ve şartlandırma merkezlerinde deney tüplerinde üretilen insanlar dışında Cesur Yeni Dünya’da istikrarın devamı için şartlandırılmamış, normal insanlarda varlıklarını korumaktadır. Şartlandırılmamış insanlar tüm sistemin ve insan üretiminin farkında olan ve Cesur Yeni Dünya’yı yönetenlerdir.

Romanda distopik bir atmosfer vardır, toplum üreme teknolojisiöjenik ve hipnopedi (uykuda öğretim) yöntemleriyle değiştirilmiştir.

Cesur Yeni Dünya’ya baktığımızda devlet insanların hazzı yaşamasında hiçbir kısıtlamada bulunmuyor. Hatta hazzı bizzat kendi teşvik ediyor, insanları hazza ulaştıracak yollar sunuyor. İnsanların gelecek kaygıları, ölüm korkuları yok. Yalnızlık yaşamıyorlar, herkes konumundan memnun. Kadın erkek herkes, cinselliği hiçbir kısıtlama olmadan yaşayabiliyor. Tüm bunlara rağmen hala mutsuz olanlar varsa yine devlet “Soma” adındaki uyuşturucuyu insanların mutsuzluklarına ve her türlü acılarına çare olarak sunuyor. Huxley’in her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşündüğü bu romanda görüyoruz ki devlet, insan hayatı üstünde tam bir kontrole sahip. Toplumu, haz arayışıyla kontrol ediyor. İnsanın yapısı itibariyle hazzı aradığını göz önünde bulundurursak insanları bu temel güdünün zafiyetini kullanarak kontrol eden bu Dünya Devleti’nin Büyük Birader’den daha zalim olmadığını söyleyebilir miyiz?

İnsanlar merkezlerde deney tüplerinde üretilmiş, hamilelik, annelik, babalık ve kardeşlik gibi kavramlar silinmiştir. Bu toplumda insanlık sağlıklı, teknolojik açıdan gelişmiş, savaşlar ve yoksulluk yok edilmiştir; tüm ırkların eşit olduğu ve herkesin mutlak olarak mutlu olduğu bir dünya yaratılmıştır.

İnsanlık için yapılan tüm bu müdahaleler ve gelişmeler birey için çok önemli olan birçok değerin yok edilmesi ve kaldırılması ile başarılmıştır; aile değerleri ve bağları, kültürel çeşitlilik ve farklılıklar, sanatedebiyat,felsefe ve farklı düşünme özgürlüğü artık yoktur.

Huxley romanın önsözünde geleceğin en önemli projelerinin, Mutluluk Sorunu -insanlara köleliklerini sevdirme sorunu – konusunda devlet desteğiyle yürütülecek büyük çaplı araştırmalar olacağını savunmaktadır. Peki, Huxley’in öngörüsünü şu an yaşamadığımıza emin miyiz?

Huxley istikrarı sağlamanın yolunun, insanların Kuluçka ve Şartlandırma Merkezlerinde tek tipte üretilmesiyle mümkün olacağını düşünmüştü. Peki, tek tip düşünmemiz, sanatı, edebiyatı, felsefeyi, değerlerimizi bırakmamız ve düşünme özgürlüğümüzü kaybetmemiz için tüplerde üretilmemize gerek kaldı mı?
Günümüz dünyasına baktığımızda ki ülkemizin durumunu da göz önünde bulundurursak mutluluğa hasret insanlar olarak yaşamımızı sürdürüyoruz. Ancak, uyuşturulmadığımızı iddia edebilir miyiz?

Huxley’in romanında insanların keyifleri yerinde olduğu için düşünmelerine gerek yok, zaten düşünmelerine gerek olmayacak şekilde yetiştiriliyorlar. Dünyamız şartlarındaysa insanlar hazlarına kendileri ulaşmak zorundalar ve tüm çabalarını buna harcıyorlar. Sistem bizi sürekli çalışmaya geri kalan zamanda da hazların peşinden koşmaya ve hatta o hazlara ulaşmak için çalışmaya itiyor. Ne kadar çok çalışırsan o kadar çok haz satın alabilirsin mesajı her yerde dönüp duruyor. O son model akıllı telefona sahip olma hazzı, medya ve eğlence sektörünün sürekli çağrışımda bulunduğu cinsellik hazzı..Tüm bu hengamede insanın ne düşünecek vakti ne de düşünecek ortamı oluyor.
Cesur Yeni Dünya’da daha farklı anlamda kullanılan “Herkes herkes içindir” sözünü de aslında yaşıyoruz. İflah olmaz bir tüketim toplumu olarak insan ilişkilerini de çok çabuk tüketiyoruz, çünkü herkesin ikamesi mevcut. Peki, o zaman bir kez daha soralım: Cesur Yeni Dünya’nın gerçekleşmesi sahiden 1984’e kıyasla daha mı zor?

Yazarlar:

Sevil Karaman

Sibel Beken

Özenç Kaya

 

Reklamlar