Etiketler

, , , , , , , , , , , ,

  1. Merhabalar hocam, kendinizden biraz bahseder misiniz?

  Ben Murat Ünal, 1970 İzmir doğumluyum, Reklamcılık bölümünde öğretim üyesiyim, ilk-orta-lise öğrenimimi İzmir’de tamamladım, işçi bir anne ve babanın beyaz yakalı ilk çocuğuyum, iki kardeşiz, kardeşim de iletişim sektöründe, Eskişehir İletişim Sanatları’nı bitirdi, yaklaşık 10 senedir İstanbul’da reklam sektöründe çalışıyor.

  Ben akademisyenliği seçtim, ondan öncesinde de öğrencilik yıllarımda Milliyet Gazetesi’nde gazetecilik deneyimim var 3-4 sene kadar. Ondan sonrasında yüksek lisans ve akademisyenlik, araştırma görevliliğiyle başlayan yaklaşık 20 yıldır devam eden öğretim üyesi meselesi var.Radyo-Tv ve Sinema mezunuyum, ağırlıklı olarak ilgim televizyondan ziyade sinemaya oldu. Yüksek lisans ve doktora tezimi de yine aynı şekilde sinemaya yönelik hazırladım, özellikle Türk sineması ile ilgiliydi.

  Son 4-5 yıldır Reklamcılık bölümündeyim. Okulumdaki bu anlamda prodüksiyon ve post prodüksiyona yönelik olarak film tasarımı, film yapımı dediğimiz süreçlerle alakalı ağırlıklı olmak üzere iletişimci olarak kültür, ideoloji ve diğer kurumlarla alakalı ders portföyüm ve ilgi alanım da var.

  Neden böyle olduğuna birazdan geliriz. Çünkü hoca ve iletişimci olarak bölüm ayrımlarına çok inanmıyorum, iyi bir iletişimci diye bir temel vardır ve onun üzerine insanlar halkla ilişkiler, reklam, sinema gibi alt başlıklarında ya da yan kulvarlarında istedikleri gibi kariyer yapabilirler. Ben PR okudum reklamcı olmaz benden, televizyon gazeteciliği yapamam herhalde gibi bir şey yok yani, böyle kodlarla kendinizi kapatmayın derim size. Tabii eğitimini aldığınız ve asıl yürümek için seçtiğiniz kulvarda kariyer yapmanız baskın ama içinizde başka tür yollar açacak bir çiçek keşfederseniz onun büyümesine izin verin bu mümkün çünkü. İletişimle hiç alakası olmayan insanlar yönetmenlik yapıyor, bu dünyada da ülkemizde de böyle. Dolayısıyla sen zaten bu işin temel eğitimini iletişimci olarak aldıysan bunu okuldaki eğitimin üzerine başka bileziklerle -ki o lazım- iyi bir iletişimci olmak kara tahtada yazıp çizerek falan olmuyor. Bir; uygulamaya yönelik bir tarafı var. İki; biz kültür dediğimiz büyük okullar öğrencileriyiz aslında iletişimciler olarak.

  Mağara duvarlarındaki resimler bize neyi anlatıyor, o resimlerle selfienin arasında bağ mı var, varsa eğer psikolojik ve sosyolojik olarak bu bağ nedir? Hayvanlar öldürdüğü avı aktarmaya ihtiyaç duymuyorken neden insan mağara duvarları aracılığıyla öldürdüğü avın resmini bize aktarmaya ihtiyaç duyuyor? Halihazırda neden Kordon’da yediği yemeğin selfiesini çekip de çevresine aktarmaya çalışıyor? Burada bir şey olması lazım, biz bu hikayelerin iletişimci olarak neresinde olursak olalım sektörde halkla ilişkilerci, reklamcı, sinemacı da olsak bu ortak bağı insanlığın diğer kalanıyla, önceki nesillerle ve gelecek nesillerle olacak iletişimi, iletişimsel hikaye anlatma ve deneyim aktarmaya dayalı olan gizemi çözdüğümüzde başka bir yere gelmiş oluyoruz. Örneğin; yumurtaya doğru kuyruğunu sallayarak giden sperm ile çocuğun başındaki elmaya doğru ıslık çalarak giden bir ok veya uzayda bir gezegene doğru ışıktan bir çizgi halinde ilerleyen bir uzay gemisi arasındaki o imgelemsel ortak paydanın altında yatan iletişimsel kaderi de anladığımız zaman aslında sis dağılmaya başlıyor. Aaa diyoruz bunda başka bir şey de var, çok uzun bir zaman geçmiş gibi gözükmekle beraber aslında çok antropomorfik. Hani en kullandığımız teknolojik kamera bile gözümüzün tasarımsal bir uzantısı.

2. Siz bir iletişimci olarak, iletişimi ayrıntılı ve birbiri ile bağlantılı görüyorsunuz. Peki, bu durumda biz iletişime nasıl bakmalıyız?

  Biz bu zenginliklerden farkında olarak yararlanıyoruz burada bir hazine sandığı var mesela evden uzaklaşma teması var, bu 33 temadan biri. Doğu ve batı mitlerini Joseph Campbell incelemiş o da 5-6 karakterli bir öykü anlatma düzeni, 33 tane tema var diyor. Başka incelemelerde de ona yakın bir sonuç alınmış. Bizim hikaye ve durumları kendi neslimize aktarma ile ilgili meselemizin bir çekirdeği var. Bu çekirdeği keşfettiğimiz zaman bütün gizem kendini ele vermeye başlıyor yani Odysseus çıkıp Truva’ya gelmesi ile Kırmızı Başlıklı Kızın büyükanneye gitmesi arasında bir bağ var. İkisi de evinden uzaklaşınca başlarına kötü bir olay geliyor. İşte korku filmlerinde evinden yani kültüründen uzaklaşanın filmin başında çiti aşıp doğanın güvensiz ve tekinsiz yerlerine giden ilk önce kadın ve erkeğin başına kötü bir olay gelir. Bunlar hep uyarılardır, alt metinler içerirler. Bir üstte hikaye döner altta başka bir toplumsal kültürel mesaj verir. Kendine ait alanda kal diye. Frankenstein cesetlerden bir insan yapar, o insan kendini yaratanın karısını öldürür. Film aslında alt mesajda Tanrı olmaya soyunma, bunu yaparsan işler yolunda gitmez der. Bütün bilim adamları öyküleri otoriter figürlerle ilgili dünyayı ele geçireceğim benim olacak filmlerinin sonu hep bir hayal kırıklığı ile gelir ve bak der ki: ‘öküzü yutmaya çalışan boğa yılanı olursan çatlarsın’ dolayısı ile her şeyin bir sınırı var bu sınırda kalmak lazım gibi mesajlar üretir. Şunu söyleyeceğim biz doğduğumuzdan itibaren sizin nesil için de bu mümkün benim için de kitle iletişim dediğimiz 100-150 yıllık mesleki alanda sektörde aşağı yukarı belirli mesleğe ve sektöre özgü kodlar var. Sosyal yaşam kodları, çağdaş yaşam kodları bunları bilen okuyabilen su gibi hava gibi nefes alarak büyüyen nesilleriz biz. Televizyon nesilleriyiz biz, biri ile tanıştığımız zaman ‘vay baba ne haber’ diyip yanımıza geldiğinde dur bir ne ara bu samimiyete geldik diyoruz veya elini uzatıp soğuk bir merhaba diyen birine de irite oluruz. Bu kod biri tarafından üretilmez ama biliriz. Sinemada da yönetmen çekim kodlarını bilir ekrana da uygular. Çekim ölçekleri hayatın içinde de vardır ve bunu izleyici de bilir.

  Pr faaliyetlerini, tekniklerini, metotlarını oradan kuruyorsun ya da seslendiğin hedef kitle zaten diyelim kurumlar oluyor ya da bazen son kullanıcı dediğin bireyler oluyor ve o bireylerin sosyo-ekonomik kültürel aidiyetlerini temel aldığında nasıl bir söylem tutturacağını, sahada nasıl insanlarla o süreci yürüteceğini, paydaş analiz dediğim şey de çıkıyor zaten. Sen şimdi bana gelirken böyle giyindin, akşam teyze kızının düğünü varsa böyle gitmezsin orada bir kimlik giyersin, sabah buraya gelirken bir kimlik giydiniz, dolayısıyla ne zaman romantik olmak isteriz ne zaman sert görünmek isteriz ne zaman annemizin tavşanı, babamızın kuzusu, prensesi olmak isteriz biz karar veriyoruz. Firmalar bizden farklı mı sanıyorsunuz? Firmalar bazen kaslarını göstermek istiyor, reklam filmi çekelim, bir Pr faaliyeti yürütelim ama 70 kiloyuz boksör olarak fena değiliz ancak biz Mike Tyson gibi görünelim, bu kampanyanın sonunda yani sektör liderinin aynısını ya da bir fazlasını, daha iyisini yapalım. Tabii içtenlik çok önemli ama makyaj akan bir şey. Örneğin; manav beni bir kere kandırır, düzgün domatesi gösterip bana çürük domatesi verirse beni ikinciye kandıramaz.  Bunu Pr’a uyguladığında, mesela telefon satacağım sana, nasıl yakın bir söylem tutturacaksın? ‘Lütfen bunu satın alınız’ telefonu belki böyle satamayacaksın ama bunu ‘gel vatandaş 1 alana 1 bedava’ kolayda mal mantığıyla da yapamazsın, şıklık, aura ve kimlik satacaksan bana şöyle sesleniyorsan ‘gel bak bana bu şampuanın içinde 50 tane şundan var saçına çok faydalı bacım’ bu değildir. ‘Sen bu şampuanı alırsan falanca kadın olursun, doğaya dönersin ve  tekrar sonsuz güzellik Venüs bilmem ne’ bütün o mitolojiyi sana hatırlatacak sloganla Swarovski tadında. Hani bana araba satmıyorsun, onu herkes satıyor zaten onu aldığımda ki kimliği satıyorsun. Pr çok mu farklı, insanlara arkadaşımız gibi mi davranacağız, kurumsal iletişim çizgimizi nerede tutalım, yeri geliyor yakın bir dostum gibi davranıyorsun.

3. Son olarak aday öğrencilere fakültemizi nasıl anlatırsınız?

  Üniversitemizin SWOT analizini yapmak gerekirse, ilk olarak İzmir büyükşehir olduğundan dışarıdan gelecek öğrenciler için büyük bir artı sayılabilir çünkü üniversite eğitimi dediğimiz şey teknik spesifikasyonlarla sınırlı bir süreç değil aslında. Yaş dönümü, yaş aralığı olarak bulunduğunuz yeri düşünürsek hayata hazırlandığınız, karakterinizi pekiştirdiğiniz, kendinizi inşa ettiğiniz görgü, bilgi, deneyim, insanlar arası ilişkiler dediğim süreçlerde de aslında bir miktar öğrendiğiniz bir süreç. Karşı cinsten biriyle oturup kahve içmeniz, sinemaya gitmeniz en az derste gördüğünüz bilgiler kadar kıymetli şeyler, bu yaş için. Dolayısıyla İzmir bu anlamda zengin bir sosyo-kültürel çeşitliliğin size sunumudur. İki; Ege Üniversitesi Türkiye’de örneği az olan güçlü bir kampüs üniversitesidir ve bir öğrenci için öğrenci toplulukları, kulüpleri, sineması, yemekhaneleri vb. ile zengin bir üniversitedir. Her şehirde vardır herhalde böyle bir üniversite diye yanılgıya düşmeyin, elinizin altında büyük bir kütüphane olması büyük bir artıdır. Kendi fakültemizin belki 40 yılı aşan bir geleneği var ve bu gelenek içinde oturmuş, deneyimli ve bilgili bir kadrosu da büyük bir artıdır. Zayıf yönümüz ise; okul olarak zayıf yönden ziyade sektöre öğrenci yetiştiren okul sayısı çok fazla, hani bizim de içinde olduğumuz belki 60-70’e ulaşan okul sayısının birçoğu sektör olarak Türkiye’yi, İstanbul’u hedeflemekte. Ve burada sektörün hepsine ekmek sunabilmesi, hepsinin özlük hakkını, işe başlama maaşlarını, sigortalarını tam da ideal olması gerektiği gibi gönüllerde yatan aslana tekabül ettiğini söylemek zor. Bu rekabetten biraz zafiyet doğuyor ama şunu da söylemiştim, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi kurumu olarak bir Sabancı’nın sunduğu, yurt dışındaki bir kolejin, üniversitenin sunduğunu sunamayabilir ama hayat da size zaten o imkanları sunmuyor, sizden daha iyi ekonomik durumda ya da daha kötü durumda insanların olduğu karma bir yere gidiyorsun. Burada okurken de üç aşağı beş yukarı benzer bir simülasyonun içinden geçiyor olmak belki daha gerçekçi bir hayat deneyimi.

  Sizin de tırnaklı, dirençli, bilgiye ulaşmak konusunda sınıfta size sunulanı pasif olarak almaktan öte aktif projeler üreten, senaryolar yazan, fotoğraf çeken, yarışmaları takip eden, halkla ilişkiler reklam kampanyalarının yarışmalarını kovalayan, STK’larla içli dışlı olan, stajını iyi bir yerde yapmak için direnç gösteren, kavga eden çocuklar olmanızı gerektiriyor. Dolayısıyla güneşe uzanan bitki gibi ya da kendinden büyük ablası, abisi olup sürekli ben de varım diyen bir ufak kardeş gibi savaşan bir çocuk olmanın da bir avantajı var yani bu tam olarak da bir dezavantaj sayılmaz.

m-unal21  Son söz olarak da, evet iyi iletişimciler olun ama bir taraftan da iyi bir ekibin parçası olmak meslekte güvene, içtenliğe, takım oyununa dayalı ilişkiler içinde olmak sizi çoğaltır. İletişim zaten özünde bir gizdir, büyü gibi bir meslek sözle somut bir şeyler değil ama iletişim denen soyut bir şeyle dokunduğunda ‘seni seviyorum, seni anlıyorum’ cümlesinde saklı olan gizin peşindeyiz. Bunu kendi hayatınıza, meslek yaşamınıza indirdiğiniz zaman, bir grup birbirine güzel dokunan, güzel bakan, güzel söyleyen, güzel eyleyen insanlarla beraber omuz omuza yapıldığında bu mesleğin 1+1=2’den çok fazla ettiğini her zaman göreceksiniz. Yani son sözüm de her zaman güzel insanlarla beraber yürüyün bu yolda.  

Yrd. Doç. Dr. Murat ÜNAL’a Teşekkür Ederiz.

Yazarlar:

Meryem KÜÇÜKOĞUL

Gizem KOCAAĞA

Nesibe ERİM

Reklamlar