Etiketler

, , , , , , , , , , , , ,

Frost/Nixon

Bu haftaki film önerimiz Amerikan siyasi tarihine ‘Watergate Skandalı’ ile damgasını vuran Başkan Richard Nixon’ı konu alan film Frost/Nixon’dır. Yönetmeni RonHoward olan 2008 yapımı bir filmdir.

Bilmeyenler ‘Nedir bu Watergate Skandalı’ diyor elbet. Kısaca açıklamakta yarar var. Watergate Skandalı, Başkan R. Nixon’ın, Demokrat Parti merkez bürosu telefonlarını mikrofon aracılığıyla dinlemek üzere beş kişiyi göndermesi ve polislerin hırsız olarak bu kişileri tutuklamasıyla başlamıştır. Başkan R. Nixon’ın istifası ile de son bulmuştur. Olay Watergate İşhanı’nda yaşandığı için bu adla anılır.

Film Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Richard Nixon ve İngiliz bir TV programcısı David Frost’un söyleşisini konu alıyor. Watergate Skandalı sonucu istifa eden başkan R. Nixon Amerikan halkının nefretini kazanmış bir başkandır. Başkanın istifa programını izleyen David Frost, başkanın yüzündeki ifadeden etkilenir ve izlenme oranının çok olacağını düşünerek teke tek bir söyleşi yapmak ister. R. Nixon, D. Frost’u acemi, deneyimsiz olarak görür, onunla başa çıkabileceğini böylelikle de halkın gözünde temize çıkacağını düşünerek söyleşiyi kabul eder. D. Frost, tüm maliyeti karşılamak zorunda kalır çünkü hiçbir büyük medya söyleşiyi yayınlamak istemez ve hiçbir büyük şirkette çekim için sponsor olmak istemez. Çekimlerin başlaması demek aslında her iki tarafında iletişim becerisini konuşturması demek. Başkan R. Nixon iletişim becerisini kendi avantajına çevirme konusunda oldukça iyidir. Kendinden emin, sakin, söz oyunlarıyla sorulan soruyu başka konuya geçerek karıştırmak, anılarını anlatmaya başlamak, cevapları uzatmak… Söyleşi çekimine başlamadan hemen önce R. Nixon’ın D. Frost’a sorduğu ve ya söylediği konuyla alakasız cümlelerle rakibinin kafasını karıştırmak ve meşgul etmek konuşmaya 1-0 önde başlamak demekti. Başkan R. Nixon, kurduğu iletişim ile hem D. Frost hemde programı izleyen halk üzerinde etki kurar. Ta ki kanıtlar ile karşılaşıncaya kadar. Doğru ve etkin kullanılan bir iletişimin dinleyenler üzerinde nasıl bir etki yarattığını görmemiz açısından önemli politik bir filmdir.

1984

Bu haftaki kitap önerimizse, birçoğunuzun bildiği bir kitap; George Orwell’ın kaleme aldığı 1984. Aslında politik bir roman olan bu kitapta, devletin iletişim çalışmalarının etik boyutunu yıkarak algı yönetimi sayesinde insanların zihinlerini nasıl bulandırdığı detaylı bir şekilde anlatılıyor. Orwell’ın yarattığı dünyada insanların davranışları, sözleri, hatta düşünceleri; tele-ekranlar, mikrofonlar, kameralar, düşünce polisleri tarafından kontrol ediliyor.

Herkes Büyük Birader’in istediği şekilde, partinin koyduğu kurallar çerçevesinde yaşamak zorunda. Kitapta sıkça sözü geçen çiftdüşün tekniğiyle karşıt kavramlar bir arada kullanılarak kişinin belli başlı gerçeğe aykırı olanı bile kabul etmesi bekleniyor. Çünkü, kitapta anlatılan düzende partiye bağlılığı göstermesi için insanın gerekirse akla aykırı olanı bile doğru kabul etmesi gerekiyor.

Sadece insanların nasıl yaşadıkları değil aynı zamanda aldıkları bilgiler de kontrol ediliyor. Ülkede ve dünyada durumlar değiştiği vakit, parti değişen durumla paralel olarak geçmiş bilgileri yeni duruma adapte ederek veya tamamen değiştirerek insanlara sunuyor.İnsanların buna ikna olması için de bilginin yeni hali sürekli tekrarlanıyor. Adolf Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels’in dediği gibi ”Bir şeyi ne kadar uzun süre tekrarlarsanız insanlar ona o kadar fazla inanırlar.” Bu durum aslında hiçbirimize yabancı değil. Zira Büyük Birader’in diktatörlüğü altında yaşamasak da bizler de günlük hayatta tıpkı 1984 romanında olduğu gibi medya ürünlerine tekrar tekrar maruz kalıyoruz. Gelişen teknolojiyle birlikte medya ürünlerine her an maruz kaldığımızı düşündüğümüzdeyse neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt etmenin güçleştiğine tanıklık ederiz. 1984 romanında da bu, Okyanusya’nın müttefikleri konusunda karşımıza çıkıyor. Başta Okyanusya Doğu Asya ile müttefikken sonradan insanlara aslında Okyanusya’nın Avrasya’yla müttefik ve Doğu Asya’yla savaşta oldukları söyleniyor. Ülkenin savaşta olduğunun söylenmesi ve düşmanın kim olduğunun gösterilmesi halka sevmeseler bile onları koruyacak tek güç olan devletlerine boyun eğmelerini sağlıyor ki bu insan psikolojisinin bir sonucudur. Zira bizler savaştan ziyade yaratılan düşmanın[1] ve bu yaratılan düşmanın medyada yer alış şeklinin insanların psikolojisini şekillendirişine[2]zaten 11 Eylül’de şahit olmuştuk. Yani 1984 romanında kurgu şeklinde karşımıza çıkan olayların aslında günümüzde birebir yaşandığını görüyoruz.

Romanda insanlar, yukarıda da belirttiğimiz gibi partinin istediği bilgiye partinin istediği ölçüde sahip oluyorlar. Onlara “sunulanın” dışında bilgi edinmeleri yasak. Günümüz modern dünyasındaysa bu durum romandakinden çok da farklı değil. Birçoğumuz günün birkaç saatini televizyon başında geçiriyoruz. Televizyonun haricinde 7/24 yanımızdan ayırmadığımız akıllı telefonlar ve bilgisayarlardan erişebildiğimiz sosyal medyaya sahibiz. Hem geleneksel hem sosyal medyadan yoğun bilgi akışına maruz kalıyoruz ve aldığımız bilginin içeriği ne olursa olsun, bu bilgileri “tekrar tekrar” görüyoruz. Tıpkı yukarıda,propaganda bakanı Goebbels’in dediği gibi. Uzun lafın kısası; küreselleşen dünyanın modern insanları olarak, geleneksel ve sosyal medyadan gelen bilgi akışında, bilgiyi bize veren “Büyük Birader”lerin insafına kalmış durumdayız.

Yazarlar:

Sevil Karaman

Sibel Beken

Özenç Kaya

Kaynakça:

[1]http://www.academia.edu/21619473/11_Eyl%C3%BCl_Sonras%C4%B1nda_Egemenlik_ABD_Askeri_M%C3%BCdahaleleri_Kapsam%C4%B1nda_Bir_De%C4%9Ferlendirme, s. 9

[2]http://www.academia.edu/4454665/11_EYL%C3%9CL_OLAYLARI, s.11

Reklamlar